Dr. Ali Cuma, Mısır Baş Müftüsü
Mısır Baş Müftüsü Dr. Ali Cuma, "içinde hiçbir gerçek barındırmayan uydurma bir kitap" şeklinde tanımladığı "Siyon Bilgelerinin Protokolleri"ni reddetti.
Mısır Baş Müftüsü Dr. Ali Cuma, "içinde hiçbir gerçek barındırmayan uydurma bir kitap" şeklinde tanımladığı "Siyon Bilgelerinin Protokolleri"ni reddetti.
İslam dünyasının en saygın dini şahsiyetlerinden biri olan Mısır Baş Müftüsü Dr. Ali Cuma, "içinde hiçbir gerçek barındırmayan uydurma bir kitap" şeklinde tanımladığı "Siyon Bilgelerinin Protokolleri"ni reddetti.
Web sitesi editörünün notu: Siyon Bilgelerinin Protokolleri'nin en son uyarlamalarından biri olan, Siyon Bilgelerinin Protokolleri ve İncil'e ve Talmud'a Dayanan Kökenleri Mısır'da Arapça basılarak Arap dünyasının yanı sıra, birçok ülkedeki Arap ve Müslüman cemaatlerine de yaygın bir şekilde dağıtıldı. Kitap, El-Ezher Üniversitesi'nde de İslami Hukuk Felsefesi Kaynakları Okutmanı olarak görev yapan Mısır Baş Müftüsü Dr. Ali Cuma'ya atfedilen bir önsöz de içeriyordu. Son derece seçkin bir İslam aliminin ismini taşımasından ötürü önsöz bu baskıya İslam dini nezdinde itibar ve yetkinlik havası katıyordu. Konu kendisinin dikkatine sunulduğunda, Mısır Baş Müftüsü ilk olarak Mısır'ın en popüler gazetelerinden El-Ahram'da kesin ve kati bir yalanlama yayımladı. Kitabın tüm İslam dünyasında en çok satan kitaplar arasında olduğu bir sırada, Mısır Baş Müftüsü'nün yaygın okuyucu kitlesine sahip bir Arapça gazetede Protokoller aleyhine bir yazı kaleme alması kayda değer bir olaydır.
Ne yazık ki, İslami hukuk mevzuatının kaynakları üzerine yazdığım makale dizisine ara vermek zorunda kaldım; bunun sebebi ise, bazı yayınların yarattığı ve hiçbir şekilde ne Mısır'daki ne de Arap dünyasının genelindeki Arapça yayıncılık alanında yaşanmakta olanları yansıtmayan ciddi durumun beni son derece müteessir etmiş olması. Yalanlar, uydurma iddialar ve yanlış yakıştırmalar içeren yayınlardan bahsediyorum.
Bunu yazarken kişisel deneyimlere dayanıyorum, zira Siyon Bilgelerinin Protokolleri başlıklı bir kitap görmek beni şaşırttı, hele kitapta saygın El-Ezher Üniversitesi'nde okutman ünvanım ile birlikte ismimin yazılı olduğunu görmek daha da şaşırttı.
Kitapta ismimi görmek beni tereddüte düşürdü; dolayısıyla, ismimin üzerinde yazanları okuyabilmek için gözlerimi yukarıya doğru kaydırdım ve "önsöz" kelimesine rastladım. Yayın tarihi 2003 yılını ve yayınevinin adı Maktabat al-Nafidha'yı gördüğümde daha da şaşırdım. Kitabın adı aynı zamanda "ve İncil ve Talmud'a Dayanan Kökenleri" alt başlığını da içeriyordu. İlk sayfasında, yazarların Dr. Ahmed Hicazi el-Saka ve Hişam Kadir olduğu belirtiliyordu.
Hiçbir mesnete dayanmayan bu hayal ürünü kitaba bir önsöz yazdığımı hatırlamıyorum. Aynı şekilde, Yahudi etüdleri ve ilgili konularda uzman olan Dr. Abd ül-Vahab el-Masiri ile yaptığımız konuşmalar ve bana belgenin, ya da kitabın tümüyle herhangi bir mesnete dayanmadığını kanıtlamak için sunduğu kapsamlı delilleri hatırladım; ki ben de uzun süredir kitabın hiçbir gerçeği içermediğine inanıyorum.
Kendime, "Yoksa bir anda amnezik mi oldum? Bu kitaba böyle bir önsöz yazıp sonra da bunu unutmuş olabilir miydim? Peki yazıda neler söylemişim? Hafızama kazılı olduğu gibi, kitabı eleştirip elimin kenarıyla bir yana itmiş miyim?" diye sordum.
Ardından önsözü okumaya başladım ve ne kadar kötü bir şekilde yazıldığına, bana atfedilemeyecek olan argümanların ve alıntıların zayıflığına şaşırdım. Dahası, bu tarz ifadeler kullanmam tahayyül dahi edilemezdi, zira ne bu tarz alıntılar yapabilecek kadar Tevrat konusunda uzmanım ne de sahtekar yazar tarafından önsözün 13. sayfasında yazıldığı üzere dünya vatandaşlarından yardım istemek gibi bir adetim var: "Ey dünya vatandaşları, Yahudiler işte budur, bunu aklınızdan çıkarmayın: bunlar, yaratıcıları olan Allah'ın lanetlediği bir halktır. Namussuzların memlekete namussuzluk yapmasına ve hainlerin hıyaneti dünyaya yaymasına yardım ederler. Oysa biz Müslümanlar onlardan İslama dönmelerinden başka bir şey istemiyoruz, çünkü "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır." [Kuran, Ali İmran Suresi, 85. Ayet].
O noktada, bunların benim sözlerim olmadığının ve kitabın kapağında duran Ali Cuma isminin bana değil, muhtemelen bir başkasına ait olduğunun farkına vardım. Ardından bu yalanların sonunda, 14. sayfada şunu gördüm: Dr. Ali Cuma Muhammed Abd ül-Vahab, El-Ezher Üniversitesi'nde İslam Hukuku Kaynakları Okutmanı.
Var olma ihtimali milyarda bir olan "ikiz"imi bulmak için iyi bildiğim El-Ezher Üniversitesi ile irtibata geçtim; ki bu, sadece El-Ezher Üniversitesi'nde değil, tüm dünyada İslam hukuku konusunda uzman herkesi tanıdığım için gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ihtimaldi.
Yaptığım soruşturmalar sonucunda, 2003 yılından bu yana bir suç fiilinin kurbanı olduğumu tespit ettim. Bahsettiğim suç fiili, bu yalanların üzerinde adımın bugüne kadar bilgim dışında yasadışı şekilde kullanılmış olmasıdır. Peki, bu işin sorumluları bizleri ne gibi bir şeye hazırlıyor olabilirler? Bunu neden yapıyorlar? Sadece zarar veriyor, işe yarar hiçbir şey yapmıyorlar. Bu durumda söyleyebileceğim tek şey: "Allah bize yeter; O en iyi koruyucudur" ve Allah ve Resulü beni korumaya yeter.
Yayınevine yasal bir uyarı göndererek onlardan ellerindeki kitaplardan önsözü derhal kaldırmalarını ve ne o kitapta ne de bana atfedilen önsözü içeren herhangi bir kitapta bilgim dışında bir daha yayınlamamalarını talep ettim. Ayrıca, kaleme aldığım her önsözün imzamı ve damgamı taşıdığını ve adımı hem Arapça hem de İngilizce olarak taşıyan belgelere yazıldığını belirtmek isterim. Mısır Müftüsü gömleğini sırtıma giydiğimden bu yana, Dal ül-İfta [bağlayıcı dini fetvalar vermekten sorumlu resmi kurum] amblemini ve resmi mührünü de ekledim. Dolayısıyla, bugüne kadar hakkında hiçbir şey bilmediğim ve hakkında araştırma yapmaya çalıştığım o önsöz sahtedir.
Tüm bunlar bana Abd ül-Vahab el-Şa'arani'nin eskiden bazı kitaplarının kötü emelleri bulunan kişilerce tahrif edilmesinden ettiği şikayeti hatırlattı. Aynı zamanda, İmam El-Suyuti'nin özellikle El-Tahaddüt bi-Ni'met Allah [Allah'ın Erdemlerine Övgü] başlıklı kitabında bu konuda söylediklerini de hatırladım. [Diğer İslami] din alimlerinin kişiye söylemediği sözleri atfetmeyi bir çocuğun başka bir babadan olduğunu söylemeye benzettiklerini de hatırladım. Öyle görünüyor ki, söz konusu din alimleri, bu gibi eylemlerin "bir entelektüel fuhuş suç fiili" olarak tanımlanabileceğini ima ediyorlar, zira "Allah'a aidiz ve yine Allah'a döneceğiz."
Belki de başımıza musallat olan felaket karşısında Allah'ın sözleri bizlere biraz olsun teselli kaynağı olur: "Onlar yalana tanıklık etmezler/yalan söze kulak vermezler. Boş lakırdıya rastladıklarında soylu bir tavırla geçip giderler" [Furkan Suresi, 72. Ayet]. Nitekim, Peygamber Efendimiz de bir suç fiili olan yalancı şahitlik konusuna büyük bir önem atfetmiştir. El-Buhari [Hz. Muhammed'in hadislerini toplamaya yetkili bir koleksiyoncu] peygamberin yanında bulunanlara söyle dediğini aktarır: "Size en büyük üç yanlışın ne olduğunu söylememi ister misiniz?" "Elbette isteriz, Allah'ın Resulü" diye cevaplarlar. Bunun üzerine şunları söyler: "Putperestlik, kişinin ebeveynlerine itaat etmemesi" ve yaslandığı yerden doğrularak, "yalan söz söylemek." [Hadisi aktaran kişi] şöyle der: "O [Hz. Muhammed] ta ki biz "Keşke hiç bunları söylememiş olsaydın," diyene kadar bu sözleri durmadan tekrarladı.
Peygamber Efendimiz, alenen yalan söz söylemeyi, Kıyamet Günü'nün habercisi olan yozlaşmanın gelecekteki alametlerinden biri olarak görmüştür. Kendisinin, Kıyamet Günü'nün alametleri arasında aile ilişkilerinin dağılması ve alenen yalancı şahitliğin de bulunduğunu söylediği aktarılmıştır. (El-Hakim tarafından, El Mustadrak adlı kitabında aktarılmıştır).
Şairin de söylediği gibi:
Nice sefil insanlar gördüm ne yalanlar yayarlar
Ne Allah korkusu vardır içlerinde ne de utanma duygusu
Masum yaşamları almaya öylesine heveslidirler ki
Şer ve günahtan başka hiçbir şeye kucak açmazlar




