26 OCAK 2012 PERŞEMBE AKŞAMI NEVE ŞALOM SİNAGOGU’NDA GERÇEKLEŞTİRİLECEK YAHUDİ SOYKIRIMINI ANMA TÖRENİ SIRASINDA CLAUDE LANZMANN’IN YAPACAĞI KONUŞMA

Değerli Arkadaşlarım,
Bu akşam, Paris’teki evimde çekilmiş bir bant yayın aracılığıyla değil de, gerçek anlamda, bedenen sizlerle bir arada olmak inanın beni çok daha mutlu ederdi. Benim için yalnızca bir sevinç değil, aynı zamanda inanılmaz bir gurur kaynağı olurdu. Maalesef, geçirdiğim ağır bronşitin sonucunda, doktorlar yolculuk etmeme izin vermediklerinden, Fransa’dan ayrılamadım.
Bu konudaki üzüntümü pekiştiren nedenlerden biri de, bugünün diğerlerinden çok daha önemli bir gün olmasından kaynaklanıyor. Az sonra Türkiye’nin en önemli televizyon kanallarından biri olan TRT’de yayınlanacak olan film, tarihe bir damga vuracak ve vakit kaybetmeden bazı önlemler almamızı gerektirebilecek çok büyük sonuçlar doğuracak bir olaydır. 1985 yılında, Fransa ve dünyadaki ilk yayınlanışından bu yana, Shoah adlı filmin tarihte ilk kez bir Müslüman ülkede, Türkçe altyazılı olarak yayınlanacak ve bu suretle de çok büyük bir izleyici kitlesine hitap edecek.
Vermiş oldukları bu karardan ötürü, TRT kanal yetkililerini yürekten kutluyorum. Ayrıca Shoah filminin Türkçe, Farsça ve Arapça sunumunu geniş kitlelere ulaştırmak için hummalı bir çalışmaya giren Aladdin Projesi yetkililerine de en derin saygılarımı sunuyorum. Altyazı konusunda gösterilen hassasiyet ve bana tamamen yabancı olan bu dilin ekrandaki muhteşem yansıması beni çok duygulandırdı. Tekrar ediyorum, böyle bir filmin Müslüman bir ülkede yayınlanması bir ilktir ve diğer Müslüman ülkelerin de bu büyük atılımı takip edecekleri gün gibi aşikârdır.
Aladdin Projesi’nin, Museviler ile Müslümanları karşılıklı anlayış çerçevesinde yakınlaştırma çabalarını sonuna kadar destekliyorum. Bu süreçte, Yahudi Soykırımı ile ilgili değerli eserlerin Arapçaya ve Farsçaya tercüme edilmesi, farklı dillerde hazırlanan İnternet sitesinde yer alan güvenilir kaynaklı bilgilerin kullanıcıların hizmetine sunulması, Müslüman topraklarda yaşayan Musevilerin tarihçesini konu alan bir dizi kitabın yayınlanması, genç hahamların, rahiplerin ve imamların Öteki konusunda eğitilmeleri gibi pek çok önemli girişime imza atıldı.
Geçen yıl, yine Aladdin Projesi kapsamında, 40 farklı ülkeden, önde gelen politikacılardan, akademisyenlerden ve aydınlardan oluşan uluslararası bir heyetin katıldığı ve evrensel barış çağrısı niteliği taşıyan bir Auschwitz gezisi düzenlendi. Türk heyetinin katılımcıları arasında, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’nın temsilcileri, çok sayıda aydın ve sivil toplum kuruluşlarının değerli üyeleri bulunuyordu. Bu gezinin sonucunda, Aladdin Projesi ile Türkiye devleti arasındaki işbirliği pekişti. Pek yakında, II. Dünya Savaşı sırasında Musevi vatandaşların hayatlarını kurtaran Türk diplomatlarını konu alan Turkish Passport (Türk Pasaportu) adlı film de farklı gösterimler halinde yayınlanacak.
Aladdin Projesi’ne destek veren önemli Türk aydınlarından Topkapı Müzesi Müdürü Profesör İlber Ortaylı’ya, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’e, Profesör Nilüfer Göle’ye, Profesör Cengiz Aktar’a, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşak’a ve ayrıca Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman’ın huzurunda tüm cemaat mensuplarına teşekkürü bir borç bilirim.
Bizler bugün burada, Kızıl Ordu’nun Auschwitz Kampı’na girişinin yıldönümünü kutluyoruz. Bundan tam 67 sene önce, kampa giren ilk Sovyet askerleri, şaşkınlık ve dehşet içinde, mucize eseri o güne dek hayatta kalmayı başarabilen birkaç bin hasta ve ölüm döşeğindeki insanla karşılaştı. Bir ölüm fabrikası olan Auschwitz, bir buçuk milyon Musevi’nin yanısıra, burada yalnızca kendilerine ayrılmış alanda yaşayan büyük bir Çingene nüfusunu da katletti (kesin rakamlar elimizde mevcut değil).
Ben Shoah filmini, Holokost’un Yahudiler ve Siyonistlerin bir uydurması olduğunu söyleyenlere ve soykırım inkârcılarına bir cevap vermek ya da haksız olduklarını kanıtlamak için çekmedim. Altı milyon Yahudi erkeği, kadını ve çocuğunun Naziler tarafından katledildikleri gerçeğini “kanıtlamak” Shoah filminin hedefini aşar. Bu gerçeği kendi gözlerinizle görmek için Paris’teki Musevi mezarlıklarını ziyaret ederek, mezar taşlarındaki fotoğrafların altında yer alan, “1942’de (ya da 1943’te) Auschwitz’te (ya da Treblinka’da) öldürüldü (ya da katledildi)” sözlerini okumak yeterlidir. Bazen daha kesin bir tarihe rastlamanız mümkün olsa da, her mezar taşının ardında aynı dehşetengiz gerçek yer alır: mezarın içi bomboştur, içinde tek bir kemik bile yoktur. Uzun yıllar Polonya’daki nehirlerin ya da göllerin dibini boylamış olan, katledilmiş bu insanların külleri, bir mezar taşının üzerindeki basit bir fotoğrafa indirgenmiştir, sanki geride kalanlar bu kayboluşun acımasız gerçeğini kabullenememiş gibi. Karşı konulamayacak, inkâr edilemeyecek ve ebediyete kadar nesilden nesle aktarılacak olan tek kanıt budur.
Shoah filmi ilk kez 1987’de Fransız televizyonunun birinci kanalında yayınlandığında, Fransız Holokost inkârcıları, “Gözlerinizi açın, televizyonlarınızı kırın” gibi bildiriler yayınlamak suretiyle izleyicileri caydırmak için ellerinden geleni yaptılar. İçinde tek bir cesedin bile yer almadığı filmimin, kendilerine ait mutlak yalanlama tezleri adına için çok ciddi bir tehlike arz ettiğini anlamışlardı. İçinde tek bir ceset yer almamasına karşın, Shoah başarısını yalnızca gerçeği, gerçeğin ta kendisini yansıtmasına borçludur. Filmde yer alan ve buldozerlerin iteklediği cesetleri gösteren yegâne bilindik arşiv görüntülerinin ölüm kamplarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur; tifüs salgını neticesinde ölen kurbanları resmeden bu kareler, Almanya’daki toplama kamplarının açılışında çekilmiştir. Üç, dört, beş bin kişilik bir “konvoy”un ölüm kamplarından herhangi birine – Treblinka’ya, Sobibor, Chelmno, Belzec ya da Auschwitz’e – varışından yalnızca üç saat kadar sonra ölüm soğuk nefesini gösteriyordu: kadın, erkek hepsi gazla zehirleniyor ve bedenleri ya fırınlarda ya da açık havada yakılan odun yığınları üzerinde ateşe veriliyordu. Alevlere direnmeyi başarabilen büyük kemikler tahta ya taş havanlarda toza dönüştürülüyordu. Çuvallara doldurulan külleri rüzgâra savruluyordu. Geriye hiçbir şey kalmıyordu, tek bir iz bile, kökten imha ediliyorlardı: insanlar öldürülüyordu, ama imha eyleminin kendisi de imha ediliyordu. Gerçekleştiği anda ve yerde bile reddedilebilecek kadar kusursuzca planlanmış bir katliamdı.
1945’ten bu yana, gerek Avrupa’da, gerekse dünyada bilinçlenme açısından çok uzun bir mesafe kat edildi. 2005 yılında ise, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 27 Ocak tarihinin tüm dünya tarafından tanınmasını sağlayan ve bugünü “Uluslararası Yahudi Soykırımını Anma Günü” ilân eden kararı imzaladı.
Soykırımı birebir yaşamamış ya da Holokost’tan alınacak evrensel derslerin önemini kavrayamamış ülkelerde, bu anma olgusunun önemini algılayamayan pek çok insan vardı. Zaman içinde Auschwitz mutlak kötülüğün simgesi haline geldi. İnsan sevgisi tektir ve eğer bugün ben, kendi kültürümle hiçbir ilgisi olmadığı halde, Japon yönetmen Yasujiro Ozu’nun bir filmi ya da ünlü Türk yönetmen Yılmaz Güney’in bir başyapıtı karşısında ağlayabiliyorsam, Türk seyircisinin de Shoah filmini izlerken, sanki kendi tarihlerini seyrediyormuşçasına gözyaşı dökmemeleri için hiçbir neden göremiyorum. Çünkü bu tür filmler içimizdeki insani duygulara hitap eder. Ve insan sevgisi her yerde aynıdır.
Bu akşam hep birlikte Avrupa tarihinin en karanlık sayfalarını anımsayacak ve bu yaşananlardan bazı dersler çıkaracağız. İnsanın onuru için ve hoşgörüsüzlüğe, ayrımcılığa ve ırkçılığın her türüne karşı mücadele etmesinin gerekliliğini hatırlayacağız. Bir ülkeyi, kişisel ve kolektif tutkulardan koruyabilen demokrasinin ve güvenilir kurumların önemini bir kez daha hatırımıza getireceğiz.
Bugün Türkiye’nin, filmimi bir devlet kanalında yayınlayan ilk Müslüman ülke olması bir tesadüf değildir. Demokratik devlet yapısı ve ılımlı İslam modeli ile Türkiye, Arap ülkelerine ve son dönemdeki ihtilallerle iktidara gelmiş olan hükümetlere örnek teşkil etmektedir. Umarım bu ülkeler de, Türkiye’yi kendilerine örnek alarak, vatandaşlarına Yahudi Soykırımının evrensel gerçeklerini öğretmeye karar verirler.
Son olarak Türkiye’nin, yüzyıllardır Musevi cemaatlerine kapılarını açtığını hatırlatmak isterim. İspanyol ve Portekiz engizisyonundan ya da Alman hükümetinin katliamından kaçan çok sayıda Musevi bu topraklara sığınmışlardır. Günümüzde Türkiye Musevi cemaati, Ortadoğu’nun en önemli cemaatlerinden biridir.
On iki yıllık bir çalışmanın sonunda Shoah’yı tamamladığımda, filmimin 3.000 kişilik küçük ama seçkin bir kitle tarafından izleneceğini düşünmüştüm ve bu da benim için yeterliydi. Oysa şimdiye dek dünyanın dört bir köşesinde, Japonya’da ya da Çin’de yaşayan milyonlarca insan bugüne dek filmimi bir ya da birkaç kez izledi ve bu akşam yapıtımın Türk halkıyla buluşacak olması beni çok heyecanlandırıyor


