Tarihte Müslümanlar ve Yahudiler

English » Müslümanlar ve Yahudiler » Tarihte Müslümanlar ve Yahudiler » Tarihte Müslümanlar ve Yahudiler

Tarihte Müslümanlar ve Yahudiler


Yahudilik ile Müslümanlığın etkileşimi, 7. yüzyılda İslam'ın Arap yarımadasına yayılması ile başlamıştır. Yahudilik ile Müslümanlık Hz. İbrahim sayesinde Ortadoğu'da ortak bir geçmişe sahiptir; ayrıca bu iki dinin, dine temel bakış açısı, genel yapısı ve yargı kararları ile dini uygulamaları gibi pek çok ortak yönü bulunmaktadır.

Bu iki inancın merkezinde, adil ve bağışlayıcı olarak görülen ve insanoğlunun iyiliği için bu erdemlere uygun bir yaşam tarzını benimseten Tanrı'nın birliğine ve üstünlüğüne gölge düşürecek her türlü fikre karşı çıkan "tek tanrılı" bir görüş yatmaktadır.

Ne Müslümanlıkta, ne de Yahudilikte, cemaatin geri kalanından ayrı tutulan bir ruhban sınıfı yoktur. Dini otorite, esas olarak dini bilgilerin kapsamlı öğrenilmesi oranında ve kişinin öğretilere uygun hareket etme konusunda cemaate rehberlik etmesi şeklindedir.

 

Müslümanlar, Yahudileri ve Hıristiyanları "Kitap'ın Halkı - Ahl al-Kitāb" olarak görürler. Bu kişiler Dar-ül İslam'da - Müslümanlar tarafından yönetilen topraklarda - her zaman dinsizlerden daha fazla korunmuşlardır. Yahudiler ve Hıristiyanlar İslam dünyasında yüzyıllar boyunca dhimma (Müslümanların gayri-Müslimler üzerindeki egemenliği) statüsünün gerektirdiği kanunlar doğrultusunda yaşamışlardır, yani ek vergiler ödemeleri gerekmiş ve sınırlı haklara sahip olmuşlardır.

 

Alimler arasında, Hz. Muhammed'in Arap yarımadasında karşılaştığı Yahudi cemaatlerinin soyları ve hüviyetleri ile ilgili farklı görüşler mevcuttur. Anlaşıldığı kadarıyla, Hz. Muhammed'in mesajını aralarında gerektiğince paylaşmış olmalılar ki, peygamber Medine'deki Yahudilerin etrafında pervane olacaklarını düşünmüştür. Oysa böyle bir durumun söz konusu olmaması, iki tarafın aralarının açılmasına, kavgaların ve anlaşmazlıkların doğmasına neden olmuştur.

 

Yahudilerin ikincil konuma düşmelerine yol açan sınırlayıcı kurallar Ömer Antlaşması (MS 717 civarı) ile kesinlik kazanmıştır. Ancak dhimmi statüsüne rağmen, Yahudiler dinlerinin gereklerini yerine getirebiliyorlar ve Bizanslı Hıristiyan idaresine kıyasla, İslami yönetim ile daha rahat bir yaşam sürüyorlardı.

Ortaçağ'da İslamiyet giderek gelişerek, 900 ile 1200 yıları arasında en verimli çağını yaşamıştır ve İslam dünyası içinde Yahudi toplumu da büyük gelişim göstermiştir. İslamiyet'in yayılması ile birlikte Arapça Ortadoğu'nun, Kuzey Afrika ve İspanya'nın anadili haline gelmiş ve bu ülkelerdeki Yahudilerin bu dile hâkimiyetleri ile karşılıklı kültürel iletişim kolaylaşmıştır. Yüzyıllar boyunca bu bölgede yaşayan gerek laik, gerekse dindar Yahudilerin yazılarında, İbranice harflerle yazılmış Arapça metinlere rastlanmaktadır.

Irak'ta yaşayan Saadya Gaon gibi hahamlardan başlayarak ve özelikle de Müslüman İspanya'da devam eden süreçte, Yahudi düşünürler, Müslümanların sistemini takip etmişler ve İbranice konusunda, tıpkı Müslüman âlimlerin Kuran dili olan Arapçada yaptıkları gibi İbranicede kapsamlı araştırmalar ve çalışmalar yapmışlardır. Yahudi düşünce tarzında yeni bir adım olan İbranice dilbilgisi konusunda çalışmalar geliştirmişlerdir. Zaman içinde de, günümüzde halen kullanılan İbranice dilbilgisi kurallarını oturtmuşlardır.

Bu dönemde Yahudi felsefesine, dilbilgisine, hukuk, filoloji ve sözlükbilgisine ait en önemli eserlerden bazıları, İslam dünyasında aynı alanlardaki gelişmeler paralelinde, kaleme alınmıştır. Yine bu dönemde, İbranice Yahudi şiiri bir yeniden doğuş yaşamıştır ve gerek tarzı, gerekse konu ve içeriği açısından Arapça yazılmış Müslüman benzerleriyle paralellikler göstermiştir. İspanya'nın, Endülüs olarak bilinen bölgesinde Yahudi medeniyetinde gözle görülen gelişim aynı zamanda gelişen İslamiyet, dünyevi bilimler ve kültür ile, birlikte görülmüştür.

Endülüs'teki bu oldukça açık fikirli toplum, Müslümanları güçlü oldukları kuzeyden güneye doğru itmeye çalışan Hıristiyan İspanyollara karşı onları korumak için bölgeye gelen Kuzey Afrika orduları tarafından önce değiştirildi, daha sonra da yok edildi. Bu baskıcı Berber İslami rejim yüzünden hakları büyük ölçüde kısıtlanan Yahudiler, neticede kuzeydeki yeni fethedilen Hıristiyan topraklarına göç etmeye başladılar ve bir süre için burada daha adil bir biçimde yaşamaya başladılar.

İspanya'daki Yahudilerin talihlerinin tersine dönüşü, İslamiyet'in hâkim olduğu ve on üçüncü yüzyıldan itibaren açık ve insancıl İslami kuralların yerini feodal ve katı bir zihniyetin almaya başladığı diğer bölgelerde de benzer şekilde ortaya çıktı. Çok sayıda Yahudi cemaati gettolarda yaşamaya mecbur edildiler ve bazı bölgelerdeki Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri tamamen yok edildi. İslam dünyası düşüşe geçtikçe, içinde yaşayan Yahudi cemaatleri de zarar gördü ve entelektüel, kültürel ve dini yaratıcılık konularında giderek Avrupa'da yaşan Yahudi cemaatleri ortaya çıkmaya başladı. Ama genel olarak, İslam dünyasında yaşamlarını sürdüren Yahudi cemaatleri Omar Anlaşması'na sadık kalınarak koruma altındaydılar ve ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamayı kabul ettikleri sürece Müslüman komşuları ile huzur ve barış içinde yaşantılarını sürdürebildiler.


Bunun en gerçek kanıtı Osmanlı İmparatorluğu idi. 1492 yılında, İspanya Kralı Ferdinand, İspanya'da yaşayan ve Hıristiyanlığı seçmemiş olan tüm Yahudileri ülkeden kovma fermanı yayınladığında, Osmanlı hükümdarı II. Beyazıt onlara kucak açmıştı. Yüzyıllar boyunca, Yahudiler Osmanlı yönetiminde, huzurlu sayılabilecek bir ortamda yaşadılar ve zamanla Avrupa ülkelerinden gelen çok sayıda Yahudi bu topraklara yerleşti. Bernard Lewis'e göre, "Yahudilerin Osmanlı topaklarında yaşamalarına izin verilmekle kalınmıyor, çoğu zaman buraya göç etmelerine yardımcı olunuyor, hatta bazen zorlanıyorlardı."


Bu topraklara yerleşen Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu'nun bilim ve teknik alanındaki gelişimine önemli katkıda bulundular. Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu'na sağladıkları en büyük yararlardan biri, matbaa makinesiydi. 1493'te, İspanya'dan kovulduktan yalnızca bir sene sonra, David ve Samuel ibn Nahmias İstanbul'a İbranice harflerle baskı yapan ilk matbaayı kurdular. Yahudi edebiyatı, oldukça ılımlı bir atmosfere sahip olan Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişti.


Osmanlı İmparatorluğunun çöküş sürecine girişi ve Avrupa'daki sömürge güçlerinin giderek yükselişine tepki olarak cereyan eden ulusal coşkunluk ve galeyan ile radikal dindarlığın artışıyla birlikte, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren bazı Müslüman ülkelerinde yaşayan Yahudilerin, hayat şartları bozulmaya başladı. Bu dönemde oluşan Yahudi karşıtı (antisemitik) tiplemeler öncelikle İslam dünyasında ortaya çıktı.


Yirminci yüzyılda, imparatorluğun yıkılışı ve modern ulusalcılığın yükselişe geçişi sonucunda, Yahudilerin atalarının anavatanı olarak gördükleri topraklarda özlem duydukları ulusal hür iradeyi oluşturma emelleri ile yerel ve bölgesel Arap toplumun ulusal özerklik çabası arasında bir çatışma meydana geldi. Bu bölgesel zıtlaşma, son dönemde giderek artan bir din sorunu haline geldi. 

Ortadoğu'daki politik anlaşmazlığın sebep ve sonuçlarını, doğru ve yanlışlarını derinlemesine araştırmadan diyebiliriz ki; farklı taraflardan kaynaklanan ve giderek artan dinin ön planda tutulması ile bu bölgesel çatışma İslam dünyası ile Batı dünyası arasındaki bir medeniyetler anlaşmazlığı gibi sunulmaktadır. Aşırı uçtakiler, diğerlerini ahlaki değerlerden ve dini kurallardan yoksun kişiler olarak addederek, özellikle Arap dünyasında ve genel olarak diğer Müslüman ülkelerinde, İsrail ve Yahudiler düşman "çıbanbaşları" olarak gösterilmektedir.

Oysa gerçekte olan, medeniyetler arası bir anlaşmazlıktan öte, medeniyetlerin kendi içindeki çatışmalardır. Bu anlaşmazlık esasen, kendi toplumlarındaki fertlerle olduğu kadar kendi dini inançları dışındakilerle aralarına mesafe koyan, tarih boyunca ezilmiş ve aşağılanmış olanlar ile farklı toplumları dünya kültürünün bir parçası olarak gören ve onlarla sürekli bir pozitif etkileşim arayanlar arasında meydana gelmektedir.


"Medeniyetler içi anlaşmazlık" demek, her iki taraftan da aydınlık seslerin yalnızca farklılıklarını ortaya yapıcı katkı adına koyma sorumlulukları değil, alternatif bir ifade sağlamak konusunda birlikte çalışmak (dinler arası ve kültürler arası işbirliği ve karşılıklı saygı çerçevesinde) gibi sorumlulukları olduğu anlamına gelmektedir. Özellikle, Müslüman ve Yahudi liderlerin kendi toplum ve inanç geleneklerine yönelik görevleri vardır: her birinin, kendi dini uygarlıklarının yıkıcı istismarını etkisiz hale getirmek için; Hz. İbrahim'in çocukları aralarında - Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler - geçmişteki şanlı işbirliklerinden ve ortak çalışmalarından ilham alarak adım atmaları gerekmektedir.