Ölüm Makinesi

English » Holokost Tarihi » Ölüm Endüstrisi » Ölüm Makinesi


 

The Wannsee Conference

20 Ocak 1942 tarihinde, Nazi devlet ve güvenlik kurumlarından yüksek düzeyli yetkililer, Güvenlik Polis Şefi Reinhard Heydrich'in emirleri doğrultusunda, "Yahudi Sorununun Kesin Çözümü" konusunu görüşmek üzere bir araya geldi. Toplantıda, Heydrich Avrupa Yahudilerinin sistematik olarak yok edilmesi konusunda katılımcıların tam desteğini aldı. Yahudileri yok etme kararı ise, muhtemelen konferans düzenlenmeden önce zaten alınmıştı.

Wansee Konferansı'nın toplanmasından önce, 1 milyona yakın Yahudinin halihazırda öldürülmüş olduğu hesaplanmaktadır. "Yahudi Meselesinin Kesin Çözümü" (Almancası: Endlösung) kavramı ilk olarak Herman Göring'in Reinhard Heydrich'e 31 Temmuz 1941 tarihinde verdiği yetkide ortaya atılmıştı. Bu kısa bildiride, Nazi Almanya'sının iki numaralı adamı olan Göring Heydrich'in rejimin Yahudi politikalarından sorumlu kişi statüsünü teyit etmişti.

Göring'in verdiği bu yetki Heydrich'in Wannsee Konferansı'nı toplayabilmesinin de önünü açtı. Göring'in Heydrich'in Yahudilerle ilgili meselelerdeki yetkisini teyit ettiği sırada, Yahudilerin imha edilmesine halihazırda başlanmıştı. Dolayısıyla, Heydrich'in örneğin Einsatzgruppen'in bir ay önce başlayan Yahudilere yönelik saldırılarına meşruiyet kazandırmak istemiş olması son derece muhtemeldir. Wannsee Konferansı'nın düzenlenmesinin bir diğer önemli sebebi de savaşın gidişatıydı. Her ne kadar 1941 yılının sonu itibariyle Almanların Sovyetler Birliği'nden aldığı topraklar muazzam boyutlara ulaşmışsa da, Sovyetler Birliği'ne karşı yürütülen acımasız savaş planlandığı gibi gitmiyordu. Oysa "Yahudi Meselesi"nin çözümlenmesine yönelik daha önceden dolaştırılan planların tümünde Sovyetler Birliği'ne karşı çabuk bir zafer elde edileceği varsayılıyordu. Bunun gerçekleştirilemeyeceği -ve Almanların doğuda uzun bir savaşa hazırlıklı olması gerektiği- görüldüğünde de Yahudilere yönelik planların gözden geçirilmesi gerekli hale geldi.

Wannsee Konferansı'ndaki gelişmeler, "protokol" adı verilen ve Adolf Eichmann tarafından yazılan toplantı tutanaklarında görülmektedir. Protokolün dili ile bilinçli olarak oynanmıştı. "İmha," "öldürme," "nakletme" gibi tabirlerin kullanılmasından özellikle kaçınılmıştı. Bunun yerine, protokol "nüfusun doğal yollardan azaltılması," "özel muamele" ve "dışa göç"ten bahsediyordu. Heydrich, konferansta kaydedilen ilerlemeden son derece memnundu. Büyük ölçüde arzuladığı şeyi başarmıştı: Yahudi meselesine bir çözüm getirilmesi konusundaki mutlak otoritesine kimse karşı çıkmamış, hatta tam aksine, katılımcılardan birkaçı kendisine yardım eli uzatmak konusunda son derece istekli olduğunu ifade etmişti. Avrupa Yahudileri için Wannsee Konferansı sonrasında manzara hiç olmadığı kadar kötüleşti:

• Almanya Yahudileri için Wannsee Konferansı felaket demekti. Konferansın ardından, toplu olarak doğudaki gettolara nakledildikten sonra katledildiler.
• Avrupa'nın diğer ülkelerindeki Yahudilerin durumu da bundan daha iyi değildi. Almanların kontrolü altındaki tüm bölgelerden imha kamplarına nakliyatlara başlandı.
• Polonya Yahudileri için hayatta kalma savaşı da artık kesinlikle kaybedildi. 1942 baharından itibaren, Operasyon Reinhard kapsamında, Almanlar Polonya'daki gettoları boşaltmaya ve buraların sakinlerini imha kamplarına nakliye etmeye başladılar.

 

Naziler ve Kuzey Afrika Yahudileri

Fransa'nın Kuzey Afrika'daki üç sömürgesindeki (Cezayir, Fas ve Tunus) Holokost tarihi ülkenin bu dönemdeki kaderi ile iç içe geçmiştir. Fransa 1940 Mayıs'ında başlayan Alman istilasından kısa süre sonra teslim oldu. 22 Haziran'da, Birinci Dünya Savaşı'nın büyük ulusal kahramanı Mareşal Pétain Almanya ile ateşkes imzaladı. Anlaşma şartları uyarınca, Fransa iki parçaya bölünerek ülkenin kuzeyi ve tüm Atlantik kıyısı doğrudan Alman kontrolü altına verildi. Pétain'e ise ülkenin güneydeki üçte birlik kısmı ve sömürgeler üzerinde hakimiyet verildi. Rejim değişimine rağmen, Fransız silahlı kuvvetlerinin kontrolü altındaki sömürge yönetimi büyük ölçüde sağlam kaldı.

Fransız hükümeti tarafından hayata geçirilen Yahudi karşıtı yasalarda Nazi Almanya'sından esinlenilmişti. İlk Yahudi karşıtı yasa (Yahudi Kanunu) 3 Ekim 1940 tarihinde kabul edildi. Kıta Fransa'sı ("metropol" veya "Avrupa Fransa'sı") ve Cezayir'de ikamet eden Yahudiler, büyük ebeveynlerinin dini temelinde ırklarına göre tanımlanıyordu. Kıta Fransa'sında olduğu gibi, Cezayir'de de, Yahudiler her türlü kamu görevinden men edilmişlerdi: artık hükümet için çalışamayacak, Yahudi okulları hariç hiçbir okulda öğretmenlik yapamayacak, askerlik hizmeti yapamayacak ya da ordu için çalışamayacak, hatta kamu ihaleleri olan şirketler tarafından istihdam edilemeyeceklerdi. Dahası, Yahudilerin siyasi faaliyetlere katılmasına da izin verilmiyordu. Başta Yahudi savaş gazileri için olmak üzere, az sayıda istisna da vardı.

Diğer yandan, Tunus ve Fas'taki Yahudiler bir dini cemaate aidiyetlikleri ile tanımlanıyorlardı. Bu ayrım, Yahudi cemaatinin kurumlarına daha fazla otonomi sağlayarak Yahudi karşıtı yasaların etkisini bir miktar hafifletti ve Yahudilerin kendi cemaatleri içinde çeşitli makamlarda bulunmalarına imkan verdi.

İlk Yahudi Yasası'nın hemen ardından, Cezayir Yahudileri üzerinde önemli bir etkisi olan bir gelişme yaşandı. 7 Ekim 1940 tarihinde, Fransız hükümeti Cezayir Yahudilerini Fransız vatandaşlığından çıkarttı. Cezayir'in 1830 yılında Fransa tarafından işgal edilmesinden beri, az sayıdaki Cezayir Yahudisi Fransa'ya göç etmişti. 1939 yılına gelindiğinde, Paris, Marsilya ve Lyon'da yaşayan küçük Kuzey Afrika Yahudisi cemaatleri vardı. Her ne kadar Cezayir'de ve sömürgelerde yaşayan Yahudiler Nazi imha kamplarına gönderilmekten kurtulmuşlarsa da kıta Fransa'sında yaşayan Kuzey Afrikalı Yahudiler Fransa'nın Holokost kurbanları arasında oldular.

İlk Yahudi Karşıtı yasanın kapsamı 2 Haziran 1941 tarihli sonraki bir Yahudi Yasası ile daha da genişletildi. Sömürgelerdeki Yahudileri iktisadi ve profesyonel yaşamın daha da dışına itebilmek için, Vichy yetkilileri Yahudileri finans alanı ile ilgili her türlü meslekten men ettiler. Bunların arasında sadece bankacılık ve hisse senedi piyasası değil, kumar, kredi verme ve tahıl, hayvan, sanat eseri ve kereste ticareti de bulunuyordu. Yahudilerin işyeri sahibi olmaları ve yönetmelerine izin verilmezken basın sektöründeki işlerden de çıkartıldılar.

Mesleki olarak, Yahudi avukatlar, doktorlar, diş doktorları, ebeler, noterler ve mimarlara verilen ruhsatlar, her bir meslekte ruhsatlı olarak çalışanların yüzde 2'si ile sınırlandı. Yahudi öğretmenler halihazırda Yahudi okulları dışındaki hiçbir okulda çalışamıyorlardı; ki bu yasa ile Cezayir'deki Yahudi öğrencilerin devlet okulları ve üniversitelerinde eğitim görmeleri yasaklandı. Cezayir'deki Yahudi topluluğunun buna tepkisi ise 70 ilkokul ve 5 orta öğretim okulundan oluşan kendi merkezi özel eğitim sistemini kurmak oldu.

Yahudi öğretmenlerin eğitim verdiği bu okullar, Cezayir, Oran ve Konstantin yerel Yahudi dini yönetimleri tarafından idare ediliyor ve Vichy yönetimi tarafından düzenleniyordu. Yahudi öğrenciler için bir üniversite kurulmasına yönelik çabalar ise Vichy yetkilileri tarafından çarçabuk engellendi.

Cezayir'deki kayda değer Yahudi profesyonel sınıf ve asimile olan Yahudilerin yüksek oranı dikkate alındığında, bu kısıtlamalar en büyük etkiyi Cezayir Yahudileri üzerinde yaptı. Fas ve Tunus'ta, kısıtlamalar öncelikle doktor ve avukatlar gibi Yahudi meslek sahiplerini etkilerken çoğu Yahudi öğrenci, Alliance Israélite Universelle okullarına katıldığı ve üniversiteye gidenler az sayıda olduğu için, yasadan doğrudan etkilenmedi. Bununla birlikte, Fas'taki yerel işadamı ve imalatçı dernekleri ile işçi sendikaları Yahudi karşıtı yasaların olumsuz ekonomik sonuçlarını daha da perçinlediler. Yahudi rakiplerini safdışı bırakmak isteyen bu örgütler Yahudi üyelerini ihraç etmeye ve Yahudi çalışanlarını işten çıkartmaya başladılar. Genel olarak, sömürgelerdeki Yahudiler daha az asimile olmuşlardı ve profesyonel meslekler, iş dünyası ve eğitimdeki kısıtlamalardan Cezayir'deki Yahudilere kıyasla daha az etkilendiler.

Tunus'ta, Yahudilere sempati ile yaklaşan Fransız ve Müslüman yetkililer -özellikle ülkede yaşayan Amiral Jean-Pierre Estéva, Tunuslu lider Ahmed Paşa ve halefi Munsif Bey- ve Yahudi cemaatinin ricaları sayesinde şirketlerin tahliyesi ve "Arileştirme" çalışmaları ertelenmiştir.